Teori ile Pratiğin Birliği



Teori ile pratiğin birliği düşüncesi gerçekte açık bir düşüncemi dir? Herşeyden önce bu ifade durumdan duruma değişik anlamlarda kullanılıyor. Bizde bu çoğu zaman pratik politik faaliyet anlamında kullanıldı. Bazen de ispat metodu olarak. Ama bir o kadar ilginç alan da bilgi teorisi alanıdır. Ve bu hiçbir biçimde…

Teori ile pratiğin birliğinden anlaşılması gereken nedir? Bu duruma göre değişir. Bilgi teorisi bakımından bunu insanlar yaşadıkları gibi düşünürler diye anlamak mümkündür. Belli bir pratiğin içinde olmak bu pratiğin yol açtığı bir biçimde düşünme ile sonuçlanır.

Bizim kuşağımız bakımından düşünmenin ve düşündürmenin eylem sayılmamış olması tam bir tahripkarlık olmuştur. Gerçi belki aslında insanlar düşünmenin koşullarına sahip olmadıkları için davranmayı başa almak zorunda kaldılar, kalıyorlar. Ama davranışın kendisi de düşünmenin koşullarını tahrip eden bir işlev gördü, görüyor. Aslında bu sorunu var-oluşun sorunu saymak mümkündür.

Politik-pratik faaliyetin bu tür anlaşılışı, herkesin her şeyi yapması gerektiği gibi bir yanlış kavrayışa yol açtı. Böyle olunca da insanların önüne hazırlıklı olmadıkları işler ve boyunlarına kaldıramayacakları yükler yüklendi. Bu hatta bazen insanların aslında yapabilecekleri şeyleri de yapamaz duruma düşmeleri ile sonuçlandı. Asım hocaya bile ’tamam ben sizi fakülte yönetim kurulunda destekleyebilirim ama benden yürüyüşlere katılmamı beklemeyin’ dedirtebildi. Bu kendi pratiğini tek mümkün pratik olarak gören ve bu nedenle de herkese dayatan çoğu zaman hiçbir işi doğru dürüst beceremediğinden her işi yapmaya çalışan ve herkesin de böyle yapmak zorunda olduğunu sanan, böyle yapmayanları da hiçbirşey yapmamakla yargılayan militan tipine yol açtı.

Madalyonun diğer yüzü vatana-millete aslında kendi gereksinimlerinin konumundan hizmet etme anlayışı idi. Bu ya yürürlükteki (var olan düzen) içinde kapacağı yer aracılığı ile veya en iyi ihtimalle edineceği nitelikleri fiilen halkımızın günlük ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanarak hizmet etme anlayışı idi. Yetmişli yıllar öğrenci gençlik arasında birinci anlayışın ikincisi aleyhine güçlenmesinin damgasını taşır. Ve bu güçlenme ikinci anlayışın şaşmaz birbiçimde adım adım düzenle bütünleşmesi sürecine ilişkin gözlemden güç alarak gelişti.

Naifte olsa daha içten ve daha onurlu bu tutum olan birinci tutum darbe sonrası yavaş yavaş ikinci tutumdan kopuş ile yerini buna terk etti. Yaşanan pratiğin ikna edici etkisi ile hem zayıflamış ikinci tutum yeniden güçlenmeye hem de yeni kuşak arasında revaç bulmaya başladı. Ve bu düzenle bütünleşme, çok bayağı bir teslimiyeti tek yol olarak teorileştirme biçiminde tecelli etmişti.

Hayat yine galip geliyor ve öğretiyordu. Diğer cephede biraz da bu onursuz teslimiyete tepkinin eşliğinde ve artık kendi yolunda direnişçi tutum kendini 80-li yılların sonlarına doğru güçlendirmeye başladı. Ama yeni bir şey yoktu. Ayni naiflik ve in-effektiflik ve darlık sürüyordu. İkinci tutum sahipleri yeni koşullar altında yarım ağızla da olsa yüzünü yuvaya dönmeye başladılar, bu iki tutum belli bir dirsek temasına geldi.

Direnişçi tutum kendi güçlerini oluşturamadığı için teslimiyetçi tutuma muhtaç oldu.Teslimiyetçi tutum düzenle önemli ölçüde bütünleştiği için bu ihtiyacı karşılamanın sonuçlarına katlanamıyordu. Halen yaşanmakta olan gerginlik bu iki temel yönelim arasındaki gerginliktir. 90-lı yıllardaki med-cezirler ise büyük olasılıkla bu iki tutumun rezonansa gelme süreci olarak değerlendirilebilir. ve bu rezonans gerçekleştiği oranda yenilginin tescili anlamına gelecektir. Karşıdevrim cephesi bunun hesabındadır. Oyalama taktiği de sopa havuç siyaseti de bu amaca yöneliktir. Cemil Bayik’ın sesi bu nedenle belki devrimci bir ses olabilir.

Kürt hareketinin bugün ihtiyaç duyduğu ve olanaklı olan yeniden yapılanma ancak, çok yoğun ve çok yaygın (hem zaman hem alan boyutunda) bir yeniden saflaşma sonucu gerçekleşebilir. Yurtsever-Devrimci zeminin son 30 yıllık kadrolarının diri unsurlarını bir araya getirecek ve yenilenmeye açık olanlara kapıyı kapatmaksızın yeni-devrimci bir anlayışla sağlanabilecek bir yapılanma Kürtlerin yakın gelecekteki tek şansı gibi görünüyor.

İdeolojik mücadele söz konusu olduğunda Kürt milliyetçiliğinin Türk milliyetçiliği karşısındaki konumu dikkate değerdir. Denebilir ki; birincisi tümüyle ikincinin hegemonyası altındadır. Kürt milliyetçiliği, belki biraz da Kürt solculuğunun etkisiyle, hep savunma durumundaki bir milliyetçilik oldu. Türkiye’de Kürtlük halkın arasında kendi halinde olmak, ve belki Müslüman kardeşimiz Türkler anlayışı ile sınırlıdır denebilir. Yeni kuşak aydınlar (yurtseverler) arasında ise daha çok bir ideolojik keşmekeşten söz etmek mümkündür.

Beşikçinin Özgür Ülke’nin iki sayısında yayınlanan 15-Ağustos değerlendirmesi.

Bilmiyor mu? Anlamıyor mu? Bile-bile mi yazıyor? Bu sorulara cevap bulmak şart! Okumamış olsa bile sözünü ettiği kaynakların durumu açıklamaya yeter olduğu besbellideğil mi?

Beşikçi Kürtlerin hukuku karşısındaki durumu da diğer birçok alanda olduğu gibi oldukça karışık bir durum gösteriyor. Her şeyden önce değişik parçalar değişik hukuki atmosferlere sahip. Katı şeriat hukukundan ’modern’ ve laik hukuka kadar farklı dışsal hukuki etkiler altındalar. Bu durum (belki Kuzey Kürdistan da daha da belirgin olarak) bir parçanın kendi içinde de geçerli.

Kuzey Kürdistan söz konusu olduğunda; İslam hukuku, aşiret hukuku, Kemalist hukuk,örgüt hukuku ve sosyalist hukuk karışımı bir yapıdan söz edilebilir. Bu karmaşa içinde biri ’hak, haksızlık, adalet, eşitlik’ v.b. kavramları kullandığında ne demek istediği pek belli değildir aslında. Buna bir de muhacerette eklenen’ bulunulan ülkenin hukuku’ katılmalıdır.

Bir örnek: Babasının intikamını alan insan aşiret hukukuna göre yerinde bir iş yapmış sayılır. İslam bunu onaylamasa bile yargılamaz da. T.C. kanunlarına göre ağır bir suçtur. Örgüt hukukuna göre ne olduğu belli değildir. Kişisel bir iş saymak olanaklıdır v.s.

Harmoni içinde olan bir toplumun belirgin özelliği temel hukuk konularının genel kabul görmesidir. Ama hızlı ve köklü bir değişme içinde olan bir toplumda bu tür müşterekler bulmak oldukça güçtür. Ayrıca istikrarlı bir toplumda da hukuk dinamik bir süreçtir. Yani kendi doğal gelişim sürecine sahiptir.

Dün gece Med-TV de aydınlar üstüne bir tartışma vardı. Bu ikinci tartışma. Birkaç haftadır Özgür Politika’da da bu konuda başlatılmış bir tartışma var. Bu tartışmaların bugün yapılmasının özgün anlamı bir yana bırakılırsa konuya ilişkin teorik sorunların kendisi gerçekten önemlidir.

Aydın kavramının kendisi hem oluşumu bakımından hem de içeriği bakımından yeterince açık değil. Herhalde kavramı tanımlamak yerine, aydının özelliklerini belirlemeye çalışmak uygun bir yol.

Aydın bir toplumun/topluluğun (uzun erimli) geleceğine ilişkin fikirlere sahip insandır. Toplumun ilerlemesi yönünde fikir sahibi olan insandır. Burada gelecek ve ilerleme kavramlarının farkına dikkat etmek gerek. Aydın ile araştırmacının temel farkı bu noktadadır. Araştırmacı verili durumdan yola çıkarak gelecekte neler olacağını kestirmeye çalışır. Aydın bununla yetinemez. Olabilecekler arasında tercih yapar ve bu nedenle taraftır. Yani tarafsız araştırmacı belki olabilir ama tarafsız aydın olmaz.

Araştırmacı olabildiğince taraf olmaktan sakınmaya çalışırken aydın böyle bir kaygı gütmez. Asıl sorun olan da bu noktadır. Toplumun ve/veya topluluğun genel ve uzun erimli çıkarları ile kesimsel ve kısa vadeli çıkarları arasında tercih gereği. Bu noktada aydına yüklenen ’tüm’ toplumun geleceği ile ilgilenmek ile aydının taraf olduğu gerçeği arasındaki çelişkiye dikkat etmek gerek. Çatışık çıkarlara sahip bir insanlık ve ulus gerçeği ile bakılınca aydın ya bu çıkarlar arasında tarafsız olacak ve böylece gelişmenin önündeki engellerin değirmenine su taşıyacak, yada taraf olarak kendini bir kesim ile sınırlandırmış olacak. Bu açmaz günümüz gerçeğinden kaynaklanan bir açmazdır. Ve tarafsızlık yanılsamasını bir yana bırakacak olursak bir çözümü de yoktur. Genel olarak insan olmadığı gibi genel olarak aydın da yoktur. Tıpkı insan gibi aydın da kendi anlık gerçekliği ile belirlidir. Aslında bu varlığın her alanı için geçerlidir.

Başlangıçta özel ve somutun daha iyi anlaşılması için bir araç olan genelleme ve soyutlama ne zamanki gerçeğin yerine konur, bu işlevini yitirir ve gerçekliğin kendisini uyarlanmaya zorlar, yalnız gelişmenin önünde bir engel olmakla kalmaz, aynı zamanda gerçekliğin doğru anlaşılmasını da engelleyici bir işlev görür. İdeolojilerin oluşum mekanizmaları herhalde budur. Marksizm’in insanın kendini anlamasına en büyük katkısı da bu olsa gerek. Lenin’in özgün yanı da bu noktadadır. kavrayış derinliği Felsefe Defterlerinde ve Ekim devrimine ilişkin değerlendirmesi açıkça ortadadır.

Gerçek somuttur demek ile Ekim devrimi istisnai bir hadisedir demek aslında insanoğlunun kendi uydurduğu yalana inanmasının tehlikesine karşı birer uyarıdır. Bu iş herhalde Lenin’den sonra çığırından çıktı.

Felsefenin temel konusu, varlık teorisi olarak düşünülebilir. Varlığın (hem ’dışsal’varlık hem de kendi varlığı) mahiyeti ve/veya anlamı, çağlar boyu insanların üstünde düşündüğü ve konuştuğu bir konu oldu. Bu noktada kaçınılmaz olarak bilgi teorisi gündeme geliyor.

Varlık ancak onun bilgisi ile birlikte ele alındığında incelenebilir. Bu iki alan arasındaki ilişki felsefenin birincil sorunu oluyor. Etik ve estetik ise hiç olmazsa kolay uzlaşmaya varılamayacak konular olarak ikinci planda kalıyorlar. Varlık ve onun bilgisi ister istemez akla bilimleri getiriyor. Bilimler (ve özellikle doğa bilimleri) Yalnız ’boş’ tartışmalar yerine yararlı pratik sonuçlar verdikleri için değil ayrıca kanıtlanabilir oldukları için önemli bir saygınlık taşıyorlar.

Başlangıçta iç-içe olan bilim ve felsefenin her biri kendi varlığına kavuştuğu zamanlardan (belki eski yunan belki aydınlama?) genellikle felsefe bilimin peşinde gelişti. Ama 20. yy’da birçok bilimsel gelişmeye karşın felsefede kayda değer bir kıpırdanma olmaması izaha muhtaç sayılmalıdır

. Teknolojik gelişme konusunda (gerek çokluk gerekse çeşitlilik bakımından) 20. yy tartışmasız başta giderken, bilim konusunda bu hiçte açık değil. Belki 19. yy bu alanda daha verimli sayılabilir. Gerçi 20 yy’da özellikle Relativite teorisi ve belki başkaları çok önemli buluşlar idi. Ama bir fikir edinebilmek için en uygun olanı temel bilimsel buluşların kronolojisini incelemek. Eğer büyük bilimsel gelişmelere karşın bunların felsefi sentezi olmamış ise, bunun olası bir izahı Artık bilimsel gelişmelerin ve belki sentezlerin kişilerin gücünü aşmasıdır. Ya da artık insan bilgisi felsefi sentezlere gereksinim bırakmayacak denli genişledi ve derinleşti.

Kürt sorunu nasıl bir kalıcı çözüme ulaşabilir? Bu konuda taraf olanların hiç biri, açık görüşlere sahip değil! Ne Kürtler nede egemenlerin bu konuda kendi içlerinde oluşmuş bir ortak paydalarından söz edilebilir. Bu günkü haliyle sorun ortadadır ve ne yönde gelişeceği ilerde oturması beklenebilecek uluslararası ve bölgesel dengelerin gelişimine bağlıdır.

Bu akşam ilk defa bir diskotekte bulundum. İş yerinden arkadaşlar (sendika) işvereni ikna ederek bir ’işyeri fest’ düzenlenmesini sağlamışlar. Şehrin göbeğindeki bir lokantada yer ayırtmışlar. Ben geç gittiğim için yemeğe yetişemedim ama gece sürüyordu. Şimdi tren istasyonunda eve gitmek için tren bekliyorum.Kafam bir yığın soru ile dolu. Bu soruları yazmam olanaklı mı bilmiyorum. Temel sorun düşünme hızı ile yazma hızı arasındaki büyük farktan ortaya çıkıyor. Bu sorunun uygun çözümü banda konuşmak olsa gerek. Ama bu sefer de okunanları daktilo etmek sorunu var. Yazan insanların bu sorunu nasıl çözdükleriincelenmeye değer. Ama bir diğer sorun tren yolculuğunun kısa olması. Makinaile yazılınca kesik-kesik oluyor. Bunun çaresi uzun süre (hiç olmazsa bir kaçgün) ayni konu üzerinde yoğunlaşmak olsa gerek. Onu da ben yapamıyorum. Yazımın düşünmeyi kesintiye uğratmamasının yolu da yok herhalde. Aslında başlarken yukarda yazılanların yazılması değildi meramım. Ama bir kez yazmaya başlayınca gidiyor işte. Pil Zayıf.